Dolar : Alış : 8.2730 / Satış : 8.2879
Euro : Alış : 9.9879 / Satış : 10.0059

HAVA DURUMU
hava durumu

konya22°CParçalı Bulutlu

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 45 Kategoride 1297 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Hayata Soldan Bakıyoruz

20 Kasım 2013 - 268 kez okunmuş
Ana Sayfa » Anasayfa»Hayata Soldan Bakıyoruz
Hayata Soldan Bakıyoruz

Eğitim-İş Konya Şube Başkanı, Birleşik Kamu-İş İl Temsilcisi Şükrü Balun’la genelde eğitim camiasının sorunları üzerine bir söyleşi yaptık. Bu konularda oldukça dolu olduğunu gördüğümüz Şükrü Balun’un söylediklerinin ülkemizin gerçekleriyle ne kadar örtüştüğüne sizler karar vereceksiniz. İşte Şükrü Balun ve söyledikleri…

Eklenme Tarihi : 20.Kasım.2013, 10:20

 

SÖYLEŞİ: TAHİR SAKMAN


Sendikanızdan kısaca bahseder misiniz?

“Kısaca şöyle demem mümkün; Türkiye’de hak arama mücadelesinin dinamiğini kendimizde gördüğümüz için Eğitim-İş Sendikası’nı kurduk ve bugüne geldiğimizde; sendika 8 yaşında, Türkiye’nin her yerinde tepeden tırnağa örgütlü 40 binin üzerinde üyesi olan, Konya genelinde ise 1100 civarında üyemiz var. Bugünün şartlarında örgütlenmekte Doğu ve Güneydoğu’da zorlanıyoruz. Hak verirsiniz ona da zaten, Batı’da daha güçlüyüz.  Kamu emekçilerinin dikkatini, ilgisini çektiğimizi düşünüyoruz. Maalesef istemesek de işkolumuzda sendikacılık siyasallaşmış bir vaziyette. Yani sağcısı var, solcusu var, milliyetçisi, dincisi var. Bu noktada biz Eğitim-İş olarak çalışma yaşamında gördüğümüz sorunlar ve ürettiğimiz çözümler üzerinden bizi kategorize edenler kamu sendikacılığının solunda durduğumuzu söylüyorlar. Bizi tanımlarken siyasetin solunu tercih ediyorlar. Geldiğimiz noktada bu tanım bizi de rahatsız etmiyor, eksiklerine rağmen. Evet, hayata soldan bakıyoruz sendikacılığı oradan doğru üretiyoruz. 13 yılı bulmuş AKP iktidarında cidden örselendik. Cumhuriyetçi, Atatürkçü camia örselendi, buna rağmen biz bu süreci büyüyerek geçirdik. Hâlâ da büyüyerek devam ediyoruz. Buna Konya’da dahil… Yani her yılı yüzde 15’le 20 arasında Konya’da üye artışıyla geçiriyoruz, yaklaşık yüzde 20 üzerinde de üye artışıyla kapatıyoruz.”


İNSANCA YAŞAM TEMEL TALEBİMİZDİR

“Hayata soldan bakıyoruz” dediniz, bunu halkımız genelde farklı algılıyor, sizce ‘hayata soldan bakmak’ nasıl bir şeydir?

“Hayata soldan bakmak şu demek; yani yüksek değerlerinizin üzerine, en üstüne insani değerleri koyarsınız, bizce böyle…  İnsanca yaşamı bulunduğunuz alanların temel talebi haline dönüştürürseniz, yüzünüz aydınlığa doğru dönmüşse, çağdaşlığa, medeniyete doğru dönmüşse, çağdaş eğitimden, bilimsel eğitimden yanaysanız, uygar bir toplumdan yanaysanız, Türkiye özelinde de cumhuriyetçi bir tavrınız varsa kendinizi böyle adlandırabilirsiniz. Bu bizim açımızdan böyle ve biz sendikacılığı, genel olarak hak arama mücadelesinin sol bir algıyla yaşanabileceğini, çözümler üretilebileceğini düşünüyoruz. Muhafazakâr ve sağ tabanlı sürekli sistemi, yapıyı koruma endişesini içinde barındıran sağ anlayışların, muhafazakâr anlayışların gerçekten çalışanların, çalışan sınıfın haklarını, çıkarlarını korumakta becerikli olabileceğini, yetenekli olamayacağını biliyoruz; hatta yaşanan kamu sendikacılığı deneyi de, Türkiye’deki tecrübesi de bunun apaçık örneğidir. Bugün iş kolumuzdaki yetkili sendika ‘Eğitim Bir Sen’ sendikası, son iki dönemdir hükümetle Ağustos aylarında oturup, her iki yılda bir toplu sözleşme imzalıyor. Bu sendikanın imzaladığı toplu sözleşme tam bir garabet örneği… Hükümet zaten dört artı dördü verecekken bunlar bürüt 175 lira taban aylığa, zamma razı oldular. Ve o brüt 175 lira’nın netine baktığımızda 121 lira küsura denk düşüyor. Biz öğretmen maaşında 4 artı 4’ü hesapladığımızda 121 liradan çok daha fazla bir ücret artışını görüyoruz. Gerçekten hükümetin çok verdiğine, öğretmenin maaşı açısından baktığımızda daha azına imza atan ciddi bir tiyatronun, garabetin ortasındayız. Bu, biraz önce söylediğimi de doğrular nitelikte yani kendinizi sürekli hükümetin sözcülüğüne, hükümetin savunuculuğuna yerleştirirsen, çalışan sınıfların hak ve çıkarlarını korumak yerine hükümetin hak ve çıkarlarını dayatır hatta çalışanları hükümetin talepleri doğrultusunda ikna etmeyi sendikacılık sanırsanız böyle sonuçlar çıkıyor ortaya…”

Peki, siz sendika olarak bu konuda neler yaptınız? Bu pazarlığa siz müdahil olmadınız bildiğim kadarıyla…

“Bu pazarlığa hukuki olarak müdahil olmamız mümkün değil; kamu sendikaları yasası 4688 sayılı yasa çerçevesinde imzalanan toplu sözleşmenin hukuku, tek bir sendikayla, işkolunda yetkili sendika… Onun belirlenmesi de her yıl Ağustos ayında Çalışma Bakanlığı’nca, maaşından aidat kesilen üye sayısıyla, niceliğiyle hesaplanıyor. Dolayısıyla biz bugün için yetkili sendika değiliz. Doğal olarak da hükümetle masanın karşısına oturamıyoruz. Ama hükümetle masanın karşısına oturamasak da, sendika bir sivil toplum örgütüdür. Her defasında bir baskı unsurudur. Sokağı kullanarak mevcut kamuoyunu bilgilendirme açısından basını, bütün öteki iletişim araçlarını kullanarak, sokaktaki meşru mücadeleyi zorlayarak kamu çalışanlarının taleplerini hem hükümette, hem de bu haklı talepleri halka duyurmaya çalışıyoruz, hem de sözleşme imzalayacak yetkili sendikanın da neye, nasıl bakması gerektiği noktasında sokaktan, doğru mücadelenin içindeyiz. Ayrıca hazırladığımız raporları, ‘toplu sözleşme masasına taban oluştursun’ diye yetkili sendikaya da sunuyoruz.” 

Konuyu öğretmenlerimize doğru çekersek, öğretmenlerimizin sıkıntıları nedir?

 
“Eğitim çalışanlarının, bugün AKP iktidarı boyunca süren sıkıntılarının başında…”

İŞ KOLUMUZ SİYASALLAŞTI

Siyasi baskı var mı?

“Biz bunu en azından kendi cephemizde çok yoğun hissediyoruz. Ama ‘farklı bir yapının parçası’ olduğunuzda ‘siyasi baskı var mı’ sorusu komik de olabilir, ama bizim bulunduğumuz yapının içinde ‘siyasi baskı var mı’ sorusu gerçekten çok somut, gerçekten rahatlıkla ‘var’ diyebileceğimiz bir hal. Bizim temel sorunumuz; iş kolumuzun giderek hiç olmadığı kadar siyasallaşmış olması. Tepeden tırnağa; işte, en yukarıda bakanın danışmanından Daire Başkanlarından, Genel Müdürlerinden başlamak üzere, aşağıya, neredeyse illerde İl Milli Eğitim Müdürü, Şube Müdürü, okullarda Müdür, Müdür Yardımcısı hatta Hizmetliye varana kadar siyasi kaygılarla ciddi bir kadrolaşmanın içindeyiz. Bizim sendikacılıkta çözüm üretmekte yetişemediğimiz temel uğraş alanı aslında bu. Yani iktidarın dayattığı siyasal yapısını, Milli Eğitim Bakanlığı’na angaje edebilmek için her yolu zorladığı kadrolaşma, bizim temel uğraş alanlarımızdan birisi. İkincisi ücret sendikacılığı… Biraz önce söyledim; insanca yaşam temel talebimiz… Her bir eğitim çalışanının çağın kültürel donanımına, birikimine bilgi ve bilinç donanımıyla, o birikime sahip olmasını arzu ediyoruz. Bunun elbette bir takım gerçekleri var. Bugün elimizdeki anketler öğretmenlerin ne kadar sinemaya gittiği, ne kadar tiyatro izlediği, ayda kaç kitap okuduğu, kaç tane günlük gazeteyi takip ettiğine baktığınızda gerçekten çok karamsar tablolar çıkıyor karşınıza. Bunun temel nedenlerinden birisi bizce ekonomidir. Bir eğitim çalışanı, ailesiyle bir sinemaya gitse, eşiyle ve çocuklarıyla beraber bir yemek yediğinde, Türkiye şartlarında 100-150 TL gibi bir rakamla karşılaşır. Ortalama kitap 20 TL, günlük gazete takip etmenin maliyeti ortadadır. Üç veya dört çocuklu bir eğitim çalışanı ailesi, bugün ortalama 2000 TL ücretle hayatını idame ettirmek zorundadır. Bir de her geçen gün artan, yeni sosyal güvenlik kanunuyla birlikte hayatımızın gerçeği olan sağlık giderleri var. Bir sağlık ocağına bile gitseniz, grip şikayetiyle bile gitseniz 20-25 TL’den aşağı çıkamazsınız. Eğer ciddi bir rahatsızlığınız varsa, bunun limiti de artar.”

Burada Ulu Önderimiz Atatürk’ün bir sözü geldi aklıma: “Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır!” Bu noktadan bakarsak, öğretmenlerimiz vermesi gereken eğitimi verebiliyorlar mı?

“Veremiyorlar! Yani çok rahatlıkla söyleyebilirim. Bu sadece öğretmenin kişisel donanımıyla, eğitim seviyesiyle, hazır olmuşluğuyla da ilgili değil. AKP hükümetleri boyunca değişen bakanları, biz tek tek gözlüyoruz. Kendimizce her yılın sonunda onlara karne de veriyoruz, kategorize ettiğimiz alanlarda. Hükümetin Bakanı değişiyor, ortaöğretimin neredeyse altı temel dersinin en az üçünün müfredatı değişiyor, aynı yıl değişiyor. Ne aşağıda bunun için bir hazırlık çalışması var, ne işi görene soran var, ne iş kolunda örgütlü sendikanın fikrini alma, ne de ülkemizin çok güzide bir sürü bilim adamı var, bu konuda kendini yetiştirmiş bir sürü yapı var, ocak var, ne de onlardan birinin görüşü alınıyor. Birçok mesele…”

Sorun okullarda galiba, okullar olmasa ne güzel idare edilecek Milli Eğitim…

“Galiba…” (Burada gülüşmeler…)

KONYA’DA ÜÇÜNCÜ SENDİKAYIZ

İş kolunda sizin sendika olarak temsil oranınız nedir?

“Konya’da eğitim işkolunda çalışan sayısı, en son imzaladığımız tevkifatta 25000 civarında, bunun yaklaşık 17 bini sendikalı. Konya’da yaklaşık %10 gibi… Konya’da üçüncü sendikayız.”

Peki, siz sendika olarak öğretmenler adına ne yaptınız bugüne kadar?

“Bu soru, eğitim çalışanlarının bütün sorunlarını masanın üzerine koyarak cevaplanabilecek bir soru… Biz bu güne kadar yerelde ve genelde ve özellikle yerelde yaşanan bütün sorunların her birine müdahil olduk. Eğitim çalışanlarının çıkarlarıyla ters olan, onların zararına olduğunu düşündüğümüz her şeye müdahale ettik. Bunun başında Milli Eğitim’in Konya bazında her türden hukuktan yoksun kadrolaşmasının karşısında hakkı, adaleti hukuku savunma çabası içinde olduk. Bu kadrolaşmanın akılla bağdaşmayan bütün unsurlarını tek tek mülki idarecilerin önüne somut örnekleriyle koyduk. İdare mahkemelerine davalar açtık bunun için…”

Bununla ilgili olarak somut bir örnek verebilir misiniz?

“Bunun en somut örneği, mesela geçtiğimiz ay yapılan Müdür ve Müdür Yardımcısı atamalarıdır. Görevde Yükselme Sınavları sonucunda yapıldı bu atamalar… Yaklaşık 43 gün, takviminden yaklaşık 43 gün sonra atanma listeleri yayınlanabildi. Yayınlandığında da gördük ki, aynı arkadaşlar farklı okullara hem Müdür, hem Müdür Muavini diye atanmıştı… Üstelik bu imkânsız bir şeydir. Şöyle imkânsız bir şeydir; Müdürlüğün sınavı ayrı, üstelik sınavın dışında bir de yeni yayınlanan yönetmeliğe göre sözlü sınavları vardı onların. Ayrıca bunun yanında Müdür Yardımcılarının da başvurabildiği, koşulları da ayrı olan bir ‘Müdür Yardımcılığı Sınavı’ vardı. Üstelik onlarda sözlü sınav da yok. Aldığı puana göre, puan üstünlüğü bazına göre atanıyorlardı.  Ama öyle bir garabetle karşılaştık ki listeler yayınlanınca, aynı isimler hem Müdür olmuş, hem Müdür Muavini olmuş. Hem de farklı okullara… Kimileri aynı okullara yerleşmiş. Bizim iddiamız şuydu; baştan, mülki idarenin dikkatini çekmek için basında, kamuoyunda bunu dillendirdik. Son çare olarak Milli Eğitim Müdürlüğü’nün önüne gittik, çalışan üyelerimizle birlikte… Orada haykırdık adeta; dedik ki, ‘arkadaş, atamalar, görevde yükselmeler, hiçbir hukuku kaideyi dikkate almadan’, üstelik “iddiamız da şu ki” dedik, ‘Milli Eğitim’in eliyle bile yapılmıyor, başka siyasi odaklar tarafından yapılıyor bunlar’ dedik. Bizde ispatları olan işlerdi bunlar. Bizden talep edilirse, Valiyi göreve davet ettik, Valiye dosya sunabileceğimizi dillendirdik. İdarenin yanında olduğunu iddia ettiğimiz sendikanın yetkilileri kendileri zaten çok iyi yerlere yerleşmişlerdi. Tebrik ziyaretlerine gidiyorlardı daha açıklanmadan, onlar ellerinde çiçeklerle okullarda tebrik ziyaretleri yapıyorlardı.” 

Açıklanmadan mı?
“Evet, tayinler daha açıklanmadan neredeyse bir ay önce, özellikle bu ilçelerde ayyuka çıkmış vaziyette…” 

İtirazınıza bir sonuç alabildiniz mi?

“İtirazımıza gerçekten mülki idare karşısında herhangi bir sonuç alamadık. Bunu Valinin yeni göreve başlamış olmasıyla da belki, ‘belki’ diyorum yani çok iyi niyetli bir bakış açısıyla Vali yeni atanmıştı, işte kurumları yeni tanıyacaktı. İlk itirazımızda atama puanları yoktu. Puanlar sonradan yayınlandı. Tek olumlu yön burasıydı. Ondan sonra mesela yine bizim uğraş alanlarımızdan biri haline dönüştü; eğitim, öğretim yılının başı itibarıyla Konya’da, yine hiç bir hesap kitap yapılmaksızın özellikle ortaokul düzeyinde okullarımız hızlı bir şekilde İmam Hatip’e dönüştürülüyordu. Buna müdahale ettik. ‘Biz İmam Hatip’e karşı değiliz’ dedik. Bunun altını çizdik; dedik ki, ‘biz din eğitimine karşı değiliz, arzu eden veliler çocuklarını istediği İmam Hatip Okulu’nda, istediği okulda okutsunlar, fakat’ dedik ‘neredeyse ortaokul düzeyinde, ilimizin, bazı üstelik merkezi semtlerinde sanki İmam Hatip zorunlu hale dönüştürüldü” dedik.  Şunu ifade ediyorum bununla; yani olanakları ortadan kaldırdın, belli çevrelerde, belli semtlerde velilerimiz çocuklarını normal ortaokula gönderecekse aşağı yukarı 150–200 TL’lik servis ücretlerini göze almak, hemen kapısının dibinde semtinde mahallesinde bir iki tane ortaokul olmasına rağmen 150–200 TL servis ücretini göze alacak. Bir saat erken yatağından kaldırmayı göze alacak, taa bilmem neredeki okula, onu normal okula yazdırabilecek. Bu mesela bizim eğitim öğretimin başı itibarıyla temel uğraşlarımızdan biri oldu. Okulların planlanmasındaki hesapsızlık, hiç kimseyi ciddiye almamak, her işi “ben yaptım oldu” mantığıyla görmek. İş kolundaki örgütlü sendikalardan, kurumlardan öğretmenlerden görüş alınmaması bizi yaralayan örseleyen…”

Eğitimci gözüyle bakarsak ülkemizin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

“Ben bir eğitimci gözüyle baktığımda ülkenin geleceğini parlak görmek, bu şartlarda bizim açımızdan hiç mümkün değil. Yani böyle pembe hayaller görmek hatta “Pollyannacılık” falan bunun olanağı yok. Çünkü bir kere siyasal iktidar kendi atadığı, farklı dönemlerde atadığı Milli Eğitim Bakanlığı eliyle, neredeyse birbirinin tam tersi olan icraatlarla karşımıza çıktı. Yürütme elindeydi, siyasi bir programı da var üstelik… Hükümetin o programda olmayan bir sürü şeyle bu süreç içerisinde yüz yüze geldik. Mesela bunların başında dört artı dört var. Biz dört artı dördü bir yıl önce şubat ayında Başbakan gündeme getirdiğinde, hemen açtık parti programına baktık. Yine hemen açtık; seçim mitinglerinde, propaganda sürecindeki vaatlerine, programı halka nasıl lanse ettiğine baktık, ama hiç birinde bir satır göremedik; dört artı dördün izi olarak.  Yine bir ay önce dört artı dört tartışmaya açılmadan bir ay önce bir önceki Milli Eğitim Bakanımız Antalya’da bir çalıştay düzenliyor. 24 Ocak tarihli orada eğitimin kısa ve uzun vadeli sorunlarını tartıştırdığı gibi ki, Bakanlığın amacı oydu, gelecek perspektifini de, hükümetin gelecekte eğitim politikalarını kamuoyuna aşikâr edecekti. Bakanın açış konuşmasını çok önemsiyoruz, kendisi altını çizdi; “biz” dedi “stratejimizi ortaya koyacağız, 2023’e doğru giderken” dedi. Açılış konuşmasında öne çıkardığı; birincisi okul öncesi eğitim… Dedi ki, “okul öncesi eğitim, bu iktidarın çok önemsediği bir projeydi yaygınlaştırdık, başardık… Bunu, bir yılı zorunlu hale getirdik okul öncesinde” dedi. Biz inanın bunu alkışladık. Gerçekten alkışa şayan bir şeydi, hükümetin cidden başardığı şeylerden biriydi bu okul öncesi eğitim, çok iyiydi. Bize göre de yerinde bir işti. Üstelik Türkiye’nin bütün sathına da yaydı bunu. Bakan bununla kalmadı dedi ki, “projemiz ileride önümüzdeki yıl, bunu zorunlu iki yıla çıkartmak”. Biz yine alkışladık. Ama bir ay sonra aynı bakan 4+4+4 eğitim sitemi ile okul öncesi zorunlu eğitim olmaktan çıkardı.”  

ANDIMIZDAN KİM NEDEN KORKAR?
Andımızın kaldırılması ile ilgili olarak düşüncelerinizi alabilir miyiz?

“Andımızla ilgili biz dedik ki, ‘yani nereden çıktı bu’. Demokratikleşme paketi içinde yer aldı, ama yani andımız okunduğunda kimin aklına ve neden antidemokratik bir şey gelir? Demokrasiyle bağdaşmaz bir şey nereden çıkarılabilir? Orada bizim endişemiz vardı. Hükümetin icraatını oradan eleştirdik. Hükümetin iddiası şuydu efendim ‘taa 1933’lerde yazıldı kaldı, içinde ırkçı, faşizan, şöven ifadeler var. O nedenle, işte Avrupa Birliği’ falan diyerek kaldırdığını söylüyor. Biz AB ülkelerine bakıyoruz; özgürlükler ülkesi olduğunu iddia eden, hükümetin stratejik ortağı olan ABD’ye bakıyoruz, orada da andımız var. Onlarda da çocuklar, ilköğretimde okula başlamadan önce vatanlarına, milletlerine sadakatlerini ifade ediyorlar, bayraklarına bağlılıklarını ifade ediyorlar. Biz de dedik ki, ‘buradan yani ne çıkar? Kim, neden korkar, çekinir, rahatsız olur? Bu ülkenin çocukları ülkelerine, vatanlarına, milletlerine sadakati, bayraklarına bağlılıklarını sabahleyin ifade etseler, bu ülkenin kurucu önderine bir kere daha şükranlarını sunsalar, bundan ne çıkar? Bunun neresi antidemokratiktir” dedik. Hakeza bunu söylerken şunu da ekliyoruz; ‘andımızın çok ırkçı, faşizan metni var’ diye iddia ediliyorsa ki, ‘bu tartışılabilir’ dedik. Bu konuda Kur’an ayeti değil nihayet. ‘İllaki değiştirilemez’ de demiyoruz. Hiç değilse kamuoyunun önüne konurdu bu tartışma, andımızın kimi yerleri tadil edilebilirdi, 1933’ün şartlarında yaşamadığımızı biz de biliyoruz. 1933’ün dünyasıyla bugünün dünyası ayın dünya değil elbet. O günün tehlike ve tehditleri, bugünün tehlike ve tehditlerine benzemiyor. Bu nedenle hiç değilse andımız kimi satırları değiştirilerek, ülkenin kurucu önderine çocuklarımızın sadakatini bildirdiği, şükranlarını sunduğu, bayraklarına vatanlarına milletlerine sadakatlerini sunduğu bir metine dönüştürülebilirdi.”

Efendim son olarak Anadolu Manşet Gazetesi aracılığıyla kamuoyuna vermek istediğiniz mesajınız var mı?

“Bir kere biz, iş kolunda örgütlü bir sendika olarak geleceği kendi açımızdan şöyle görüyoruz, bizim iddiamız şu: Gelecekte kamu çalışanlarının yetkili ve gerçek sendikası olmak gibi bir iddiamız var. Bunun için de ‘canhıraş’ çalışıyoruz. Buna gerçekten inanıyoruz ve bu inançla çalışıyoruz. Biz gerçekten baktığımız ve durduğumuz yerden kamu çalışanlarının sorunlarının gerçek çözümlerinin üretilebileceğini iddia ediyoruz. Bugün yetkili mevcut sendikanın kamu çalışanlarının çıkarını korumadığını gün gibi aşikâr… Somut örneklerle kamuoyunun önüne koyuyoruz. Hem kamuoyuna hem özelde de eğitim çalışanlarına çağrımız şu: Her birinin mutlaka örgütlenmesinden yanayız. Biz bütün çalışanların sendikalaşmasından yanayız. ‘Çağdaş toplumun, örgütlü toplum’ olacağı şeklinde bir öngörümüz var. Çağdaş toplumları ancak örgütlü toplumlar kurabilir. Koruyabilir yaşatabilir. Bu nedenle iş kolumuzdaki her bir çalışanı örgütlenmeye davet ediyoruz. Öncelikle ve tabii özel olarak da sendikamıza davet ediyoruz. Mutlaka örgütlensinler, istiyorlarsa bizim sendikamızda ki, bu bizi çok mutlu eder yoksa iş kolundaki her hangi bir sendikada örgütlensinler.”

Eyvallah, açıklamalarınız için size çok teşekkür ederiz. Çağdaş toplumun örgütlü toplum olduğu gerçeğine katılmamak mümkün değil; umuyoruz ki, ülkemiz bu konudaki çabasını daha da ileriye götürecektir. Bu konularda da sendikaların önemli görevler üslendiğinin de altını çizmek gerekiyor. Bu nedenle sizlere de kolaylıklar diliyoruz…

 

 

ŞÜKRÜ BALUN KİMDİR

Şükrü Balun, 1973 yılında Çorum’da doğdu. İlk ve orta öğrenimi Çorum’da tamamladı. 1996 yılında Atatürk Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun oldu. Aynı yıl öğretmenlik mesleğine başladı. Mersin, Çorum ve Konya ilinin değişik yerlerinde öğretmenlik yaptı. Mesleğe başladığı yıldan bu yana kamu sendikacılığının her kademesinde çalıştı. Bu arada çalıştığı illerde yerel basında eğitim ve sorunlarıyla ilgili yazılar yazdı.  Halen Eğitim-İş Konya Şube Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

 
 Konya Haberleri

Daha Fazlası İçin: Hayata Soldan Bakıyoruz haberi – 20.Kasım.2013, 10:20 – Son dakika Söyleşi haberleri http://www.mansetgazetesi.com/haber/28422-soylesi-hayata-soldan-bakiyoruz.html#ixzz2lDXApKlr

Facebook Hesabınızla Yorum Yapabilirsiniz

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

İlgili Terimler :